![]()
![]()
Evime yerleştiğim günden bu güne aslında çok değil belki üç, belki dört gün geçti sadece. Ama şimdiden şehrin kurallarına iyiden iyiye alıştım. Öncelikle geldiğimde hissettiğim o turist havamı korumam gerektiğini anladım. İnsan (veya biz Türkler mi demeliyim) ister istemez yaşayacağı ortama girdiğinde, her şeye ve herkese hakim olmak ihtiyacı içerisine giriyor. Artık genel olarak tanınmış tüm sokakları avucumun içi gibi bildiğimi iddia eden ben, gece vakti arkadaşlarım ile buluşmak üzere yanlarına giderken yine kayboluyorum yine yeni yollar keşfediyorum. İlk bakışta eminim korktuğumu endişelendiğimi düşündün. E haksız değilsin tabi, ilk başta (üstelik bu sefer gerçekten yalnızsın) korktum. Ama dersimi de aldım sonunda, böyle bir şehrin sokaklarını karış karış ezbere hatırlamak her baba yiğidin harcı değilmiş. En azından biraz geç de olsa arkadaşlarımın yanına ulaştım elbette. Arkadaşlarımı merak etmişsindir mutlaka; okul arkadaşlarımın şimdiden – ev bulmak için - gelen kısmı. Daha çok kısa bir zaman geçmiş olmasına rağmen iyi bir grup olduk. Büyük ihtimalle herkesin sığınacak bir arkadaş tayfasına ihtiyaç duymasından kaynaklanan bu bütünleşme, bizi neredeyse her gece dışarı çıkmaya zorluyor. Bundan hiç de şikayet etmeyeceğim elbette.
Burada, bilmiyorum daha önce bahsi geçti mi, her yer saat öğlen ikide kapanıyor. Bu durum İspanyolların siesta alışkanlığından kaynaklı elbette. Odam daha önce de bahsettiğim gibi güneş almadığından sabahları uyandığımda kendimi karanlık bir odada buluyorum. Alışkanlık işte, gözüme güneş girmeden kolay kolay uyanamıyorum da. Biraz işlerimi geciktirsem de burada hayat yavaş akıyor. Kimse Türkiye veya gelişmekte olan herhangi bir başka ülkedeki gibi hayatını “koşturma” şeklinde harcamıyor. Buradakiler daha ziyade yuvarlanıp gidiyorlar.
Geçen gün markete gittim en sonunda, yiyecek bir şeyler alırım diye. Biraz uzaktaki bir marketi buldum ama sorun değildi, burada yürümek insana yorgunluktan ziyade haz veriyor. Eve geldiğimde aslında aldıklarımın yarısının işe yaramaz sos ve baharatlar olduğunu gören Hugo, sağolsun, tek tek neyin ne olduğunu açıkladı. Kültürel açıdan mutfak farkı nasıl bir şeymiş onu da anladım artık. Ancak tahmin edeceğin gibi, sanki ilk defa yemek yapmayı öğreniyormuş gibiyim. Yaptığım her şey mi berbat olur, hiçbiri mi yenmez iştahla? Neyse ki Hugo evde çok duran biri değil de, adama rezil olmuyoruz. Buradakilerin yemek saatleri de çok acayip. Kahvaltı iki kere yapılıyor aynı kitaplarda da yazdığı gibi. Hugo sabah kalktığında kahvaltı edip geri yatıyor bazen. Ardından kalkıp bir daha kahvaltıya oturuyor. Sonra saat üç dört gibi bir posta öğle yemeği yeniyor. Son olarak ise saat gece 10’da akşam yemeğine oturuyorlar. Bu kadar değişik saatlerde yemek yemelerine ilk başta ilginçlik olarak bakmıştım ama içine girince aslında eziyet olabildiğini gördüm. Elimden geldiğince yemek saatlerimi esnetiyorum burada, ortama adapte olabileyim diye ama nafile! Tutamıyorum açlıktan kendimi resmen. 10’a kadar bekleyemem gerçekten. Üstelik tüm o kadın programı meşhuru diyetisyenler de saat 7’den sonra bir şey yemeyin demiyorlar mıydı? Evet, sanırım kendimi haklı çıkarmayı başardım.