![]()
![]()
Hola Amigos y Amigas!
Barselona’daki ilk günüm olmasa da, kuracağım hayatın sanırım ilk günü bugün. Annemin de yardımı ile başlangıcı hafif sıyrıklarla atlatmayı başardım. Güzel – hatta bence buralardaki en güzel – yerde bir oda kiraladım. Kendime ait bir telefon hattı aldım ve hatta bankadan yeni bir hesap bile açmayı başardım. Bugünse annemi uçağına yolcu ettim. Bunlar çok kolay şeyler gibi görünüyordur eminim dışarıdan bakıldığında, ama emin ol çoğunlukla İngilizce bilmeyen bir toplumun içerisindeysen işler sarpa sarabiliyor. Ama –belki de okuduğum kitaplardan çok etkilendim – inanır mısın İspanyolca’dan bir şeyler anlamaya başladım. Tabi buradakilerin sadece İspanyolca konuştuğunu varsaymak büyük ahmaklıkmış. Katalan bölgesinde olduğumuz için her levhanın altında bir İspanyolca bir de Katalanca direktifler yazıyor. Peki bunun sonucunda ne oluyor? İngilizcesini yazacak yerleri kalmıyor! İnsan da bu koşullara ister istemez adapte oluyor hemen. ‘Toplu bilinç’ mi dersin yoksa ‘atma recep din kardeşiyiz’ mi bilmem ama bir süre sonra dediklerini anlamaya başladım. Örneğin bankadan hesap açmaya gittiğimde, artık ezbere söylediğim, “hable ingles?” yani “İngilizce konuşuyor musunuz?” gevelemesinin ardından katı bir “no!” aldım. Ama yapacak bir şey yoktu artık. Bir kere girmiş bulundum adamın odasına. Yarım yamalak bir şekilde yeni hesap açmak istediğimi söyledim. Adamcağız ilk başta garipsese de çok sıcakkanlıydı (buradaki tüm insanlar gibi). Hemen tane tane İspanyolca ne yapmam gerektiğini anlattı. İşte o an nur geldi herhalde, anlamaya başladım kabaca adamın ne dediğini. 10 dakikalık işi yarım saatte bitirmiş olsam ve sırtımdan stres terleri boşalıyor olsa da ilk İspanyolca tecrübemi böylece atlatmış oldum. Burada sanırım bunu daha çok yaşayacağım.
Kaldığım evde iki kişiyiz. Hugo ve ben. Hugo bir fotoğrafçı ve 7 yıldır Barselona’da yaşayan bir Madridli. Aslında bir Madridlinin buralarda yaşıyor olması kolay rastlanacak bir olay değil. Bask’ların şehri olan Madrid ile Katalan’ların Barselonası hep bir çatışma halinde. Futbol maçları (Real Madrid ile FCB Barcelona) Galatasaray ile Fener derbilerini anımsatsa da, çok daha şiddet dolu geçiyormuş. Hugo bunun sebebinin siyasi olduğunu söylüyor ama işin gerçeğini biraz daha araştırmak gerek sanırım. Hugo ile Barselona arasındaki kan davası beni ilgilendirmez elbette, bana Katalanca’yı değil, İspanyolca’yı öğretebilecek birini buldum en azından. Tabi bir de, biliyorum çok abzürd gelecek, Asya kökenlilerin buradaki çokluğu gözüme ilişti ilk günden beri. Allahın Barselonası’nda bu kadar çok capon göreceğim ölsem aklıma gelmezdi. Bu caponlar sayesinde 10 Euro’ya ev döşemek mümkün. Sokakta İspanyollardan çok Asyalılar var.
Kaldığım ev çok büyük sayılmaz. Buradaki evlerin hiçbiri de zaten büyük odalara ve salonlara sahip değil. Burada insanlar sokaklarda yaşıyor.
İnsan ister istemez burayı İstanbul’la kıyaslıyor. La Rambla’sı İstiklal Caddesi’ni, Raval’ı Tarla Başı’nı ve benim oturduğum muhit olan Verdager, Cihangir’i andırıyor. Kaldığım evi bir zamanlar Penguen dergisinde yayınlanan “Cihangir’de Bir Ev” karikatür dizisindeki eve benzetiyorum o yüzden. Aynı o karikatür dizisindeki gibi burada da herkes eve gelip gidiyor bol bol. Sosyalleşmemek mümkün değil. Ah şu İspanyolca’yı söksem çok daha eğlenceli olacak buralar. Günde 15 kere aşık olduğum (inan çok güzel kızlar var) bu şehirde dil bilemesem bile çok iyi vakit geçireceğim gibi geliyor bana.
Daha anlatılacak bir sürü şey var burası hakkında ama şimdilik bu kadarı ile yetin. Vakit buldukça seyyahlığıma devam edeceğim.
