![]()
![]()
Ok everyone, I started creating a list for myself and maybe for others to help them with simple but helpfull advices about life and for the depressed times. I would really like to see other advices from you so please don't hesitate to expand the list by adding comments...
-
Forget about
the ones forgot you. The more you keep on trying to reach them, the more you
are going to be ignored.
- Lower the alcohol consumption. Drinking for 4 days without stopping is not just bad for your lungs but also it would make you feel depressed and angry next day.
- Fullfill the hopes of others only if they match up with yours.
- Keep on sharing everything you have with everyone but don’t expect them to do the same for you. They wouldn’t even understand what you are talking about.
- Start / keep on doing excercises. That makes you feel good and you know it. Hardest part is goin out to the street and taking the first 5 steps foward.
-
If you are
lonely, stop wandering around with a hand in your pocket! The worst thing that
you can do to yourself is to ignore yourself for being with others.
- Never ever forget that you are going to die probably alone no matter what
- Don’t forget that talking a lot is not equal to expressing yourself a lot.
- Ask for forgiveness from the ones that you may have hurt. Don’t expect the same from them, it will not happen probably.
- Don’t skip your responsibilities just because of your feelings
- Don’t stay at home that much, grab a book and go out!
- Never count chatting as a form of talking! Real people talk about real stuff at real time at a real place!
- Stop taking people seriously, everyone thinks the same anyway.
- Talk with your mom more often
- If you feel like life is coming over you, do the same against it!
- Be loyal to the lists that you make
- Never act upon just with your logic, you should first listen to your heart
- Stay away from people that can not have fun with you
- Don’t trust relationships which begins in a bar or a club, you are going to lose it in a bar aswell.
- If you speak less about yourself, they would think you are interesting, if you speak less about life itself, they would think that you are a genius.
- If you feel stuck in a moment and can’t get out of it, just live as it is, don’t bother and whine about it. The season will come for you to get over it.
- Open-mindedness without limits is just bullshit
- Stop promoting yourself to others, they are not getting interested in real you but just the image you gave.
- At least listen two times more then you speak
- Be generous, even if people start saying how open handed you are and its why you are broke now.
- Take care of your heart, dont let people to hurt it, the “one” will need it in the future.
- Keep on adding advices to this list
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Evime yerleştiğim günden bu güne aslında çok değil belki üç, belki dört gün geçti sadece. Ama şimdiden şehrin kurallarına iyiden iyiye alıştım. Öncelikle geldiğimde hissettiğim o turist havamı korumam gerektiğini anladım. İnsan (veya biz Türkler mi demeliyim) ister istemez yaşayacağı ortama girdiğinde, her şeye ve herkese hakim olmak ihtiyacı içerisine giriyor. Artık genel olarak tanınmış tüm sokakları avucumun içi gibi bildiğimi iddia eden ben, gece vakti arkadaşlarım ile buluşmak üzere yanlarına giderken yine kayboluyorum yine yeni yollar keşfediyorum. İlk bakışta eminim korktuğumu endişelendiğimi düşündün. E haksız değilsin tabi, ilk başta (üstelik bu sefer gerçekten yalnızsın) korktum. Ama dersimi de aldım sonunda, böyle bir şehrin sokaklarını karış karış ezbere hatırlamak her baba yiğidin harcı değilmiş. En azından biraz geç de olsa arkadaşlarımın yanına ulaştım elbette. Arkadaşlarımı merak etmişsindir mutlaka; okul arkadaşlarımın şimdiden – ev bulmak için - gelen kısmı. Daha çok kısa bir zaman geçmiş olmasına rağmen iyi bir grup olduk. Büyük ihtimalle herkesin sığınacak bir arkadaş tayfasına ihtiyaç duymasından kaynaklanan bu bütünleşme, bizi neredeyse her gece dışarı çıkmaya zorluyor. Bundan hiç de şikayet etmeyeceğim elbette.
Burada, bilmiyorum daha önce bahsi geçti mi, her yer saat öğlen ikide kapanıyor. Bu durum İspanyolların siesta alışkanlığından kaynaklı elbette. Odam daha önce de bahsettiğim gibi güneş almadığından sabahları uyandığımda kendimi karanlık bir odada buluyorum. Alışkanlık işte, gözüme güneş girmeden kolay kolay uyanamıyorum da. Biraz işlerimi geciktirsem de burada hayat yavaş akıyor. Kimse Türkiye veya gelişmekte olan herhangi bir başka ülkedeki gibi hayatını “koşturma” şeklinde harcamıyor. Buradakiler daha ziyade yuvarlanıp gidiyorlar.
Geçen gün markete gittim en sonunda, yiyecek bir şeyler alırım diye. Biraz uzaktaki bir marketi buldum ama sorun değildi, burada yürümek insana yorgunluktan ziyade haz veriyor. Eve geldiğimde aslında aldıklarımın yarısının işe yaramaz sos ve baharatlar olduğunu gören Hugo, sağolsun, tek tek neyin ne olduğunu açıkladı. Kültürel açıdan mutfak farkı nasıl bir şeymiş onu da anladım artık. Ancak tahmin edeceğin gibi, sanki ilk defa yemek yapmayı öğreniyormuş gibiyim. Yaptığım her şey mi berbat olur, hiçbiri mi yenmez iştahla? Neyse ki Hugo evde çok duran biri değil de, adama rezil olmuyoruz. Buradakilerin yemek saatleri de çok acayip. Kahvaltı iki kere yapılıyor aynı kitaplarda da yazdığı gibi. Hugo sabah kalktığında kahvaltı edip geri yatıyor bazen. Ardından kalkıp bir daha kahvaltıya oturuyor. Sonra saat üç dört gibi bir posta öğle yemeği yeniyor. Son olarak ise saat gece 10’da akşam yemeğine oturuyorlar. Bu kadar değişik saatlerde yemek yemelerine ilk başta ilginçlik olarak bakmıştım ama içine girince aslında eziyet olabildiğini gördüm. Elimden geldiğince yemek saatlerimi esnetiyorum burada, ortama adapte olabileyim diye ama nafile! Tutamıyorum açlıktan kendimi resmen. 10’a kadar bekleyemem gerçekten. Üstelik tüm o kadın programı meşhuru diyetisyenler de saat 7’den sonra bir şey yemeyin demiyorlar mıydı? Evet, sanırım kendimi haklı çıkarmayı başardım.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Hola Amigos y Amigas!
Barselona’daki ilk günüm olmasa da, kuracağım hayatın sanırım ilk günü bugün. Annemin de yardımı ile başlangıcı hafif sıyrıklarla atlatmayı başardım. Güzel – hatta bence buralardaki en güzel – yerde bir oda kiraladım. Kendime ait bir telefon hattı aldım ve hatta bankadan yeni bir hesap bile açmayı başardım. Bugünse annemi uçağına yolcu ettim. Bunlar çok kolay şeyler gibi görünüyordur eminim dışarıdan bakıldığında, ama emin ol çoğunlukla İngilizce bilmeyen bir toplumun içerisindeysen işler sarpa sarabiliyor. Ama –belki de okuduğum kitaplardan çok etkilendim – inanır mısın İspanyolca’dan bir şeyler anlamaya başladım. Tabi buradakilerin sadece İspanyolca konuştuğunu varsaymak büyük ahmaklıkmış. Katalan bölgesinde olduğumuz için her levhanın altında bir İspanyolca bir de Katalanca direktifler yazıyor. Peki bunun sonucunda ne oluyor? İngilizcesini yazacak yerleri kalmıyor! İnsan da bu koşullara ister istemez adapte oluyor hemen. ‘Toplu bilinç’ mi dersin yoksa ‘atma recep din kardeşiyiz’ mi bilmem ama bir süre sonra dediklerini anlamaya başladım. Örneğin bankadan hesap açmaya gittiğimde, artık ezbere söylediğim, “hable ingles?” yani “İngilizce konuşuyor musunuz?” gevelemesinin ardından katı bir “no!” aldım. Ama yapacak bir şey yoktu artık. Bir kere girmiş bulundum adamın odasına. Yarım yamalak bir şekilde yeni hesap açmak istediğimi söyledim. Adamcağız ilk başta garipsese de çok sıcakkanlıydı (buradaki tüm insanlar gibi). Hemen tane tane İspanyolca ne yapmam gerektiğini anlattı. İşte o an nur geldi herhalde, anlamaya başladım kabaca adamın ne dediğini. 10 dakikalık işi yarım saatte bitirmiş olsam ve sırtımdan stres terleri boşalıyor olsa da ilk İspanyolca tecrübemi böylece atlatmış oldum. Burada sanırım bunu daha çok yaşayacağım.
Kaldığım evde iki kişiyiz. Hugo ve ben. Hugo bir fotoğrafçı ve 7 yıldır Barselona’da yaşayan bir Madridli. Aslında bir Madridlinin buralarda yaşıyor olması kolay rastlanacak bir olay değil. Bask’ların şehri olan Madrid ile Katalan’ların Barselonası hep bir çatışma halinde. Futbol maçları (Real Madrid ile FCB Barcelona) Galatasaray ile Fener derbilerini anımsatsa da, çok daha şiddet dolu geçiyormuş. Hugo bunun sebebinin siyasi olduğunu söylüyor ama işin gerçeğini biraz daha araştırmak gerek sanırım. Hugo ile Barselona arasındaki kan davası beni ilgilendirmez elbette, bana Katalanca’yı değil, İspanyolca’yı öğretebilecek birini buldum en azından. Tabi bir de, biliyorum çok abzürd gelecek, Asya kökenlilerin buradaki çokluğu gözüme ilişti ilk günden beri. Allahın Barselonası’nda bu kadar çok capon göreceğim ölsem aklıma gelmezdi. Bu caponlar sayesinde 10 Euro’ya ev döşemek mümkün. Sokakta İspanyollardan çok Asyalılar var.
Kaldığım ev çok büyük sayılmaz. Buradaki evlerin hiçbiri de zaten büyük odalara ve salonlara sahip değil. Burada insanlar sokaklarda yaşıyor.
İnsan ister istemez burayı İstanbul’la kıyaslıyor. La Rambla’sı İstiklal Caddesi’ni, Raval’ı Tarla Başı’nı ve benim oturduğum muhit olan Verdager, Cihangir’i andırıyor. Kaldığım evi bir zamanlar Penguen dergisinde yayınlanan “Cihangir’de Bir Ev” karikatür dizisindeki eve benzetiyorum o yüzden. Aynı o karikatür dizisindeki gibi burada da herkes eve gelip gidiyor bol bol. Sosyalleşmemek mümkün değil. Ah şu İspanyolca’yı söksem çok daha eğlenceli olacak buralar. Günde 15 kere aşık olduğum (inan çok güzel kızlar var) bu şehirde dil bilemesem bile çok iyi vakit geçireceğim gibi geliyor bana.
Daha anlatılacak bir sürü şey var burası hakkında ama şimdilik bu kadarı ile yetin. Vakit buldukça seyyahlığıma devam edeceğim.

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Birkaç ay kaldı sadece gitmeme. Bunu bilmek hem iyi hem kötü aslında. Gideceğini bile bile kalmak saçma ve can sıkıcı. Ama gideceğini bilmek aynı zamanda özgürleştirici. Her istediğimi her içimde kalanı yapmak istiyorum. Aynı hayalini kurduğum ölmeden önceki konuşmam gibi; sevdiklerim etrafımda, ne düşündüğümü neler yaşadığımızı konuşmak, tartışmak, vedalaşmak… O kadar çabuk ve arsızca istiyoruz ki hayattan bir şeyleri, bu bendeki “gitmeden yaşayayım” arzusu da aynı. Sanki geri dönmeyecekmişim gibi, sanki bir daha bir şeyleri söylemeye fırsatım olmayacakmış gibi bencilce ve ısrarla bir şeyleri yaşama ısrarı. Her şeyi çabucak halletme, tüm katarsislerimi aynı anda yaşama ihtiyacım. Bu kadar aceleci olmak aslında bana öğretilen bir şey, nerde bir ölümlü kalımlı film görsem hep aynı mavrayı duymadım mı zaten; “hayat kısa tadını çıkar juli!”. Peki çıkarsın hayatın tadını jüli de bunun sonu nereye varacak? Her yapmak istediğimiz herkes için doğru olabilir mi? Benim vedalaşma sırasında söyleyeceğim (itiraf edeceğim) bir iki şey vardır tabi ki, ama bunu o insanlar iyi veya kötü anlamda hak ettiler mi? Hakettilerse bile bu benim haddime mi? Değil elbette. Juli hayatın tadını çıkarsın, ben gitmeme 2 ay kala bunları hissetmemeye çalışıyorum. Kaybedecek bir şeyim yoksa geri durmuyorum (geri durmak çok garip bi lafmış) ama limit koymak lazım sanırım. Her şeyi bitirip gidersem döndüğümde boşlukta kalabilirim elbette. Bunu fark etmem bile aslında ne kadar yalnız olduğumuzu hatırlatıyor bana şu sıralar; geri dönünce yalnız kalmama korkusu. Hepimiz aslında ölümden değil, ölünce yalnız kalmaktan veya yalnız ölmekten korkmuyor muyuz ölesiye? İşte tam da bu noktada insanın içgüdüleri devreye giriyor. Öleceğini bilmek bile yeterli hayvani davranışlar sergilemek için. “Hemen anlatayım vaktim kısa” tutumu gitmesem bile pek çoğu kez karşıma çıktı. Ben de yaptım elbette farkına bile varmadan, bir telaş bir acele koşup durdum haybeye. Tabakhaneye çok olmasına rağmen duygusal orgazmların içinde boğulma isteğim yüzünden başıma ne belalar açtım şimdiye kadar. Bu sefer saçmalamamak lazım, tutmak lazım, bazı şeyleri beraberinde götürmek lazım, her şeyi yaşamak veya duymak herkesin hakkı değil çünkü aslında. Beni mutlu edecek şey karşımdakini yok edebilir ne de olsa.
Afilli bitiriş için saat çok geç…
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Seçmek ve seçilmek kelimelerini o kadar sık duydum ki, benim içim bir reklam jingle’ı halini aldılar. Dilimize pelesenk olmaktan öteye gittiler üstelik, dünya seçim üzerine kurulmuş. Aldığım yüksek lisans derslerimde de, günlük yaşamımda da, tüm öğütler seçim üzerine. “en kötü şey kararsızlıktır.” mantığını hem okulda hem hayatta o kadar çok duydum ki, bu konu kafamı kurcalamaya başladı. Varolmak için mi seçim yapıyoruz? Elbette ki yaşamayı biz seçiyoruz, elbette yöneticilerimizi de biz seçiyoruz. Ama bu oyuna böyle başlamamıştık. Fakir bir aileden gelen neredeyse her insan, ‘durumumu ben seçmedim’ diyecektir. Kim yarattı o durumu peki? Çok daha önce, belki birkaç göbek önce verilen kararlar aileyi o konuma itmiş olabilir mesela. Ne güzel bir suçlama. Liderlik vasıflarından en büyüğünün etkili karar verebilme becerisi olduğunu neredeyse herkes altını çize çize vurguluyor. Seçim yapmak... Peki yanlışı seçme korkusu günlük hayatımıza nasıl bu kadar egemen oluyor? Profesyonel hayatı anladık varsayalım, hadi demokrasi ile ilgili endişelerimi de bir kenara attık, tatillerimizi ne zaman seçimlerle harcamaya başladık? Sanırım ben buldum, konu özgürlüklerle ilgili. İnsanın en temel ihtiyacı özgürlük. Hepimizin rüyalarında varolan, kaçınılmaz bir arzu. Benim için bunun ne kadar önemli olduğunu bilemezsiniz üstelik. Peki bunu bize meslektaşım olan reklamcı büyüklerim nasıl yansıttılar? Aslında bunu öncelikle üreticiler yarattı, ürün farklılığı ile, reklamcılar da ürün farkındalıklarını eklediler ve ortaya farklı bir farkındalık çıkarttılar. Artık en temel ürünler için bile yüzlerce çeşit bulmak mümkün oldu. Üstelik her keseye göre, pazar malı gibi hayatlar. Özgürlük kaybolmaya başladı ardından. O kadar çok karar verme zorunluluğu ortaya çıktı ki, tatil diyebileceğimiz o nadir boş vakitlerimizi (ki neden bu kadar azlar hiç anlayamıyorum) seçim yaparak harcadık. “Yarın ne giysem, acaba bu kot pantolon mu yoksa Levis 501 mi, veya 505?”. Özgürlüğümüzü tüketime kanalize ettik. Kendimizi ürünlerimiz ile yaşamaya başladık. Ne kadar bizi ifade eden ürün aldık, o kadar biz olduk sandık. Üstelik bunu yapmamız bize sonsuz seçenek ve özgürlüklerle dolu ütopik (!) bir dünya kurdu. Peki neden giderek daha da mutsuzlaşıyoruz? Çünkü seçim yapmaktan gerçek özgürlüğümüzü ve mutluluğumuzu kaybettik. İddia ediyorum ki; pantolon almaya gittiğimde yanımda birilerinin olmasını yalnızca hatalı karar verip hayal kırıklığı yaşamamak için istiyorum (pazarlamacılara selam olsun). Ürün ve pazarlama algımdaki zerrelerin birleşimi olan ve bende hayal kırıklığı yaratmayacağını umduğum bir ürüne ulaşana kadar en az 15 karar aşamasından geçiyorum, kafamda onlarca hatta yüzlerce opsiyonu tek tek eliyorum ve sonunda kesinlikle beni ifade ettiğini düşündüğüm, mükemmel pantolonumu alıyorum. Peki neden tahmin ettiğim kadar mutlu değilim? Neden şimdiden “seneye bir kot pantolon daha alacağım nasıl olsa” diyorum? Eğer girdiğim dükkanda 4 çeşit kot olsaydı (small, medium, large ve xlarge diyelim) ve tüm dünyada o çeşit kot pantolon olsaydı, az mı olacaktı özgürlüğümüz? Çok daha mutlu olurduk, en azından hayal kırıklıklarımızı kendimize mal etmez, dünyayı suçlayabilirdik. Bugün aldığım kot pantolonda yapacağım en ufak hatalı tercih, tamamen benim suçum olacaktır, çünkü bana binlerce seçenek çoktan verilmişti. Ben bir şekilde hatalı seçim yaptığım için tüm suçlu da ben oluyorum. Ama öteki türlü olsaydı ne olurdu? Medium kot pantolon popomu biraz daha büyük gösterirdi belki ama en azından bununla ilgili bir suçluluk hissetmez, suçu ürüne, koşullara, dünyaya atardım. Ve çok daha mutlu olurdum. Hele bir de o dört seçenekten biri bana yakışmışsa değmesinler keyfime. Hayal kırıklılıkları üzerine oturtulmuş bir dünyada yaşıyoruz, ne alırsak alalım, ne yaparsak yapalım artık tüm kararlarımız salt bizim sorumluluğumuzda. Yalnızca doğumumuz, ailemiz bizim sorumluluğumuzda değil. En sıkı sıkıya bağlı olduklarımız... Keşke çok daha az seçenek olsaydı, keşke karar vermek daha kolay, hayal kırıklıkları daha az olsaydı, keşke karar vermeme özgürlüğümüzü almamış olsalardı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Deviantart'ta bi ben eksiktim, şimdi tamam olduk.
htpp://chuckerr.deviantart.com
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Üzülmek bazen ne kadar da arzuladığımız bir şey oluyor. O kadar monoton gelişiyor ki olaylar, üzülmeye bahane arar oluyor insan. O an mutlu olduğundan da değil üstelik. Tam bir dinginlik. Sanırım düzen bana göre değil. Biraz karışıklık ama kıvamında, benim hayatı daha rahat hissetmemi sağlıyor. Sevinçlerim üzüntülerim hırslarım kızgınlığım hep daha yoğun oluyor biraz hüzünlüysem. Birbirinden bağımsız olaylar bu kadar mı etkiliyorlarmış birbirlerini? Neden üzülmekten korkmuştuk peki? Cevabı unutuyorum.
Çevremizdekileri üzmemek için desek? Olabilir. Onların üzülmesini istemeyiz. O kadar çok istemeyiz ki onların üzülme haklarına da tecavüz ederiz, kızma haklarına da. Onların iyiliği için çok fedakarlık yapıyoruz. Farkına bile varmıyoruz onlardan hislerini esirgediğimizin. Sonra bir gün geliyor, sana en yakın olanlardan birileri gidiyor. Artık sana uzaktalar. Bunun insanı özgürleştiğini de düşünüyorum üzdüğü kadar. Çünkü artık üzülme özgürlüğün oluyor. Evet, artık üzülme özgürlüğüm var. Bol bol üzülebilir, dibe vurabilirim. Artık mutluymuş gibi yapmak zorunda da değilim, üzmemek için. Aldığım nefesler ferahlayacak, dünyaya daha geniş bir vizyondan bakacağım sanmıştım ama en çok üzülme özgürlüğümü hissettim kayıplarımda. Üzülme hakkımı kendi kendime çürütmüşüm bunca zaman. Üzülmemişim, ciddiye almamışım, kafaya takmamışım bir şekilde. Bir şekilde kamufle etmişim işte kendimi. Hangimiz yapmadık ki? Semih ile Ayşe’nin çatlak ilişkilerinin içerisinde arabulucu olmuşuz, küsen arkadaşları barıştırmak için adımızı öne sürmüşüz, çatal dillilerin söylediği saçma sapan dedikodular içerisinde yüzmüşüz. Hep üzmemek için, üzülmemek için. Kendimize baktığımızda da reddettik. Hayır ben süperim, her şey yolunda demekten, kendimizi esirgedik kendimizden.
Yakın çevremde üzecek birinin olmaması beni nasıl özgürleştiriyorsa, bir süre sonra üzecek birilerini arayacağımı biliyorum. Ama gene de üzülme özgürlüğümü seviyorum…
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Sevişmek kelimesi bile itici geliyor bazen. Kaba geliyor kulağa. Tıpkı “seks”, “boşalmak” gibi. Bu tamamen kafamızdaki saçma fesatlıktan sebep. Sinirlerim boşaldı dediğinde biri katıla katıla gülüyoruz arkadaşlar arasında, ne güzel, komik oldu değil mi? Bir süre sonra bunu asla söylememeye başlıyoruz. Ya ayıp olursa? Sevişmek kelimesini bol bol ve doğru anlamıyla kullanan biridir Okan Bayülgen. "İki kişinin karşılıklı olarak birbirini sevmesi"...Hem kendisini küçüklüğümden beri severim hem de bu güzel özelliğini takdir ederim kendim kendisine. “Biz arkadaşım Selim ile çok sevişiriz” dedikten sonra çok az insanı gülmezken veya sırıtmazken bulursunuz etrafınızda. Pek çok genç arkadaşım, yaştaşım buna katıla katıla gülüyor, ben dahil. Bir süre sonra fark ediyorum ki kimse sevişmek, sinirleri boşalmak gibi tabirleri kullanmıyor. Üstelik bu kelimeleri kullanmamak için özel bir gayret sarf ediyor. Ikına sıkıla, “severim ya keratayı” falan diyorlar ya da başka ikame cümleler kuruyorlar. Bunlara argo ve kaba diye gülüyoruz aslında. Her şeyi makaraya vurarak anlatıyoruz sanırım. Kız arkadaşımıza ‘hatun’, sevgilimize ‘manita’, platonik aşkımıza ‘kaşar’ diyoruz. O kadar çok korkuyoruz kelimelerden. Argoya yaslanıp arkadaşlar arasında varolmak için yaptığımız ufacık şeyler bunlar. Kimse fark etmiyor. Ben dahil. Ben de kaba saba konuşuyorum, aşık oldum diyemiyorum, öpüştük yerine ‘kız yapıştı abiiii!’ gibi saçma, şımarık ve narsistik cümleler kuruyorum. Bana kızmayın sakın siz benden çok daha fazlasını yapmış olabilirsiniz. Sadece o an fark etmemişsinizdir iyi bir ihtimalle.
Bu durumu sonradan fark edip düzeltmeye çalışıyorum ama aslında imkansızı zorluyorum. Çünkü hiçbir arkadaşımla “ya biliyor musun biz Semih ile çok sevişiriz” diyemiyorum. Dedim de ondan biliyorum. Çok gülündü. Adım çıktı, dayak yemediğime seviniyorum. Ondan sonra vazgeçiyor insan. Adapte oluyor ortamına, ülkesine. Sevgiyi belli etmenin saçma ve güçsüzlük göstergesi olduğunu düşünen bir toplumun cümlesindeki her kelime elbette argo olur. Sevgisini dile getirmeye getirmeye sevgisiz kalır insan. Bu sevgisizliği bizimki gibi bir ülkede ‘delikanlılık’ olur, bıçak satışları artar, bakımlı kadınlara olur olmaz şeyler söylenir. Ben kendi çapımda burada da deneyeyim dedim açıkçası, bakalım sevişmek kelimesini bu kadar çok kullandıktan sonra biri bana küfür edecek mi diye. Sanmam. Buradaki alt tarafı yazı çünkü. Yazıyı içimizden okuyoruz ama ben kalkıp buraya bu yazımı sesli olarak kaydetsem ve sonrasında siz de benim sesimden “Biz Semihle çok sevişiriz!” cümlesini duysanız eminim bir sırıtma olurdu yüzünüzde. “Kanka sonrasında hatuna daldım” demektense “sevişmek” desek, “Hadi byessss” yerine “hoşçakal” diyebilsek. Ne bileyim daha bir anlaşılır olurdu bu işler.
Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bugün elime bir e-mail ulaştı, her gün gelen binlercesinden ayırması imkansız olan bir “forward” maili. Bu seferkini niyeyse çöpe atmadan önce bir okuyayım dedim. İyi ki de yapmışım. Bana böyle saçma bir mailin yapabileceği en iyi şeyi yaptı ve bu yazıyı yazmamı ve düşünmemi sağladı. İçeriğini özetlemek gerekir derler böle girizgah yaptıktan sonra, o diyenlere ithaf ediyorum aşağıdaki özetimi;
Diyor ki biri, 40 yaşına gelmiş, çok daha gençmiş. 20 yaşındaki hali ile şu an 40 yaşındaki hali arasındaki en büyük gençleştirici faktör ise kişinin kedini artık tanımasıymış. Saygı duydum onayladım ve hatta kendime pay çıkarmaya çalıştım. Bu son pay çıkarma kısmında kendime çok pay çıkaramadığımdan olsa gerek içime oturdu yazı aniden. Bu ani duygusal girdi ve çıktılar beni ürkütüyor. Acaba bu da mı kendini tanımakla ilgili? Kendimi tanırsam acaba çok bu taze olacağım? Yoksa çok mu tiksineceğim kendimden, “benden çıka çıka bu mu çıktı” diyeceğim?
Bu bir risk. Eğer kişi kendini gerçekten görmek isterse görür. Bunun yaşı sonrası deneyimi yok. Yaşın tek etkisi bu durumda, kendini görmek isteyip istemediğinle alakalı. Gençken hepimizin tonlarca umudu, endişesi oluyor. Ben gencim oradan biliyorum. Ahahah ne kadar da komiğim kendim? Ne kadar? Ancak yaşlanınca eskimiyor ama sanki biraz daha nasır tutuyor insan. Bu sayede karşısına çıkabilecek o kötü tabloyla yüzleşmeye de hazır hissediyor. Bu riski kaldırabilecek mertebeye ulaşmış oluyor. Peki bunu başarınca iyi mi oluyor? Yani “boş hayallerden kurtulmak” iyi bir şey mi? Hiç katılmıyorum. Hem mesleğimden hem de çocukluğumda yaşamamış olduğum travmalardan sebep, rahat ve bol bol düşünebileceğim bir hayatın ortasındayım. Hayal kurmak gibisi yok benim için evet. Ama bahsettiğim hayaller de çok kendimle alakalı materyale dayalı hayaller olmuyor. Biraz daha yarı rüya gibi diyebiliriz. Ama sonucunda bu kadar kafamda dolanan safsatanın ardından kendine de pay çıkartıyorum bir şekilde. Ben kendimi çok sevdiğim için hayattaki her şeyden kendime pay çıkartırım mesela. Bak, kendimi buluyorum yazarken bile. Ama bu hayallerimin, umutlarımın gerçek dünya ile çelişeceğini tahmin edebiliyorum. Kendi gerçeğimi bilmesem bile, çünkü gencim, en azından kendimi yeniliklere çok daha aç ve açık hissediyorum. Aç ve açıkta kalmak hiç bu kadar optimistçe düşünülmemiştir. Bu sayede yeni bilgiye çok daha rahat ulaşabileceğimize ve hatta bilgiyi üretebileceğimize inanıyorum. “Ah çocuk, toysun çocuk” dediğinizi duyar gibiyim. Evet ve hep bu boş hayallerimle kalmak istemekteyim efendim. Efendim dedim bakın, saygıda kusur etmem.
“Büyüdükte ne oldu hafız yav!” gibi bir endişe içerisine girmektense, bırakıyorum dizginleri, “Oh ne keşfetcem kendimi ya, kendim beni keşfetsin!” diyorum. Eğer bu gibi öğütleri bizim yaşımızda dinlersek nasıl sizin yaşınıza geldiğimizde sizin gibi ‘başarılı’ olmamızı bekleyebilirsiniz ki? Bu tıpkı şunun gibi; anne eve gelir, evde oğlan tuvalette kanayan dudağına kendi kendine pansuman yapmaktadır.
“-Alo?..
-Abi biliyorum gece 3 ama hadi gel taksime muhabbet süper, yarın da basalım bi üç gün Olimpos’a gidelim diyoruz. Bir de sonbaharda görmek lazım orayı!”
-Peki de….Tamam tamam geliyorum. Biletleri yarın sabah mı alacaz?”
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Lisedeydik o zamanlar, arkadaşlıklarımız çok sertti. Birbirimizi yarı yolda da bıraktık, beraber de yürüdük ama birbirimize karşı çok acımasızdık çoğu zaman. Bunun en büyüğünü de mezun olurken yaşadım. Bir kaç arkadaşım “aslında ben öyle biri değildim, muhabbet dönsün diye, sizle takılabileyim diye böyle yapıyordum” dedi. Çok ilginçti tabi. O an üzülmüş ve hatta kızmıştık geri kalan sağlar olarak elbette ama şimdi az çok anlıyorum onları. Büyümek onlar için böyle bir şeydi. Bazen insan ‘kurtulmak’ için de yapar böyle şeyleri. Kendine bir yalan uydurur ve kaptırır o girdaba benliğini. Ben de yapmışımdır elbette, sadece hiç hatırlamıyorum. Bu hatırlamayışım yetiyor zaten bana; “yapmadım ki!” diyorum kendime. Pek çok kez kendimizi gizlemişizdir diğer insanlardan. Bu gizemin hep saçma olduğunu, kendimizi kabullenip diğer insanları da öyle sevmemiz gerektiğini bile bile. Ama bunu tam olarak yapamıyoruz bazen. İşte benim kendime güvenmemi sağlayan da bu, en azından hayatımın önemli evrelerinde bu oyunu oynamadım hiç! Kendimi sevmeye çalıştım zor da olsa. Ama sonuçta, kişiliğim büyümem dışında bir naylon yalan örtüsü ile boğulmadı hiç. İnsanlar bazen böyle yalanları adaptasyon olarak algılıyorlar, sanıyorlar ki bu sahtelikleri aslında sadece geçici bir süre için. Peki ya o yaşıyormuş gibi yapanlar bir süre sonra kendi açtıkları bu çukurda boğulmazlar mı? Boğulsunlar istemem. Kurtarmak isterim onları düşerlerken. “Tüh!” derim, “keşke hiç böyle bir oyun oynamasaydın da…” ama insanoğlu işte, benim sözümü mü dinleyecek sandım? Sanarım ben bazen öyle garip şeyleri. Beni dinleyeceklerini, sanarım mesela, ardından sempatik bulacaklarını, yakışıklısın vesselam diyeceklerini hayal ederim. Bu sanrılarım neyse ki hayatımı etkilemiyor. Sadece keşkelerde kalıyor boğazımda boğaza karşı.
Başka bir ilginç nokta var ki bu “adapte” olan kişiler genelde başarılı da oluyorlar. Hakikaten sahte mi? Değil mi? Anlayamıyorum. Çok mu aptalım, hiç mi uyanık değilim bilemiyorum ama sanırım fazlasıyla dürüst olsunlar istiyorum. “Neyse odur” diye kabul ediveriyorum. Yanlış da değil üstelik bu bence. Sadece biraz saflık. Sonra mezuniyet günü geliyor, ayrılık vakti; “ben aslında böyle değilim” oluyor karşımdakinin bakışları. Anlıyorum onları, seviyorum da hala. Sadece sebebini anlayamıyorum. Benimle arkadaş olmak isteyen biri neden benim dinlediklerimi dinlemek zorunda olsun ki? En iyi arkadaşlarımla belki böyle ortak bir yanımız var ama hepsiyle değil elbette. Çocukça buluyorum böyle şeyleri…
Hep kendimi anlatıyorum, benli benli cümleler kurmaya bayılıyorum. Kendimi anlatayım istiyorum, sadece kendimi. Herkes benim sandığım gibi bana hayran kalsın istiyorum, en yakışıklı ben olayım çevremde, kızlar arkamdan “vay be!” desinler falan… Ama işte sadece sanıyorum. İstediğimden de değil. Sonrasında işler istediğim veya umduğum gibi gitmeyince bozulmuyorum da. Gayet devam ediyorum kendi egomu şişirmeye. Hoş bir his bu hakikaten. Tavsiye ederim. İnsan kendini ancak böyle seviyor. Kendi egomuzu pohpohlayarak kabul edeceğiz çevremizi, saçma sapan ayak oyunlarını.
Onlar ki sadece isteklerine ulaşabilmek için kendilerine maske takabiliyorlarsa ve bunu sanki normal bir şey yapmışlarcasına anlatabiliyorlarsa, gerçekten de insanın en çok korkması gereken şey yine kendisi ve yine en çok sevmesi gereken şey kendisi.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı